Dünyaya gözlerimizi açtığımızda biçilmiş roller karşılar bizi, yontmaya başlar yeni varlığı ilk sözcükler, dokunuşlar. Kararlar çoktan verilmiştir, onbinlerce yıllık düzen ve onun bekçileri geçit vermez duruşlarıyla yaşantılara biçim verme yolundadırlar işte. Benliğin tek ve biricik olma hakkını minik avuçlardan çekip almak içindir her şey, benlik gelenek gölünde eriyip kendini bulamasın, herkes gibi bir avuntu yaşamda taşısın yükünü diye. Kimin ne olduğuna karar veren eril bir dünyadır. Kadın, kendine verilen bütün köleleştirici kimlikleri elinin tersiyle itip yalnızca kendi olma yoluna tek başına, kendisinden güç alarak çıktığında bütün benliklerin nefesidir bu.
Annie Ernaux, yaşadıklarını , belli dönemlerinde kendisini bugündeki kadın yapan, bugün varoluş yükünü kendi yolunda kendince taşımasını sağlayan geçmiş hallerini tarihi, bilimsel bir titizlikle, edebi bir gerçeklik olarak bizlerle paylaşıyor.

Günümüzün tartışmasız en önemli yazarlarından Annie Ernaux, edebiyatla kadının kimliğini bulması, kendi yolunu dipsiz gelenek gölünden kurtularak alması ve toplumun bu süreçte geçirdiği değişimleri, kurtulamadığı saplantıları, tarihsel atmosferi sunar bizlere. Eserlerinde kendini ve içinde yaşadığı günleri, yoluna çıkmış, yolunda yer etmiş insanları bir laboratuvarda titizlikle inceler, sade ama inanılmaz derinlikte bir anlatımla kendi sarp yaşam yolumuza serpiştirir. Çalkantılı dönemlere şahitlik etmiştir yazar ve bizi de bu dönemlerin içine sürükler. 1940’da Lillebonne’da doğan Ernaux’nun çocukluğu Normandiya’da küçük bir kasabada, Yvetot’ta geçer. Ailesi işçidir ancak bir bakkal dükkanı açarak durumlarını düzeltmişlerdir. Okulda çok başarılıdır, üniversiteyi bitirir. Uzun yıllar edebiyat öğretmeni olarak çalışır. İlk romanı “Boş Dolaplar” 1974’te yayınlanır. 1984’te yayınlanan “Babamın Yeri” romanıyla Renaudot Ödülü’nü kazanır. Pek çok ödül sahibi olan Fransız yazar “kişisel hafızanın köklerini, mesafelerini ve kolektif kısıtlamalarını keşfetmekteki cesareti”yle 2022’de Nobel ödülünün sahibi oldu. Ailesi, içine doğduğu dünya, en bilinmez yönleriyle çocukluğu, ailesinin kökleri, kendilerini içinde buldukları zorlu yaşam koşulları, işçi sınıfının sıkıntıları, eğitim görmenin daha iyi bir yaşam için zorunluluğu, içinde bulunduğu ortamla okul ortamının farklılığı, sınıfsal farklılıklar, hep kendini ileriye taşıma ve toplumun kadınlara dayattığı ahlaki sorumluluklarda sıkışıp kalmamak için korkunç bir mücadele. Ernaux bunları sanatıyla bizlere sunarken objektifi kendimize çevirmemizi de sağlıyor ve varoluş yükü benliğimizin biricikliğinde anlamını bulma yoluna giriyor.

“Kızın Hikayesi”, 1958 yazındaki 18 yaşında o kızın hikayesi. “Mayıs devriminden on yıl önce…” O zamanın gerçekliği içinde, o dönemde, sonrasında alınan notlarda soluk almaya devam eden bir hikaye. Varlığı belki de o dönemde karşılaşılan insanlar tarafından unutulmuş, ama varoluşunun yazılmasını ısrarla talep eden 58 yazı kızı. Yazar kişisel tarihini, 58 yazındaki o kızı şimdiki halinden bakarak yeniden canlandırıyor. Ülkenin tarihi de akıyor bir yandan, Cezayir’de süren savaş, De Gaulle. Dönemin filmleri, şarkıları o gerçekliği tekrar yakalamasına yardımcı oluyor. Marcel Proust’un “Kayıp Zamanın İzinde” eserinde olduğu gibi bir kokunun, tadın peşinden geçmişi yeniden kurmaya çalışmıyor, “bir zamanlar olduğu kızı söküp parçalara ayırıyor.” Hatıralarda canlandırılan yaşanmışlıkların “sadeliği” titizlikle elden geçirilen bulgular adeta bir laboratuvarda incelendikçe “kayboluyor.” Yazar, bu çabasıyla kendisini, yazar karakterini de adeta bilimsel bir gözlemle araştırıyor, masaya yatırıyor: “Hayatımın bu anını ortaya çıkarmayı, açıktan açığa olmasa da yazmanın sınırlarını sınamak, gerçeklikle hesaplaşmayı uç noktasına kadar zorlamak için istemiş olamaz mıydım… Belki bir de bana atfedilen yazar karakterini masaya yatırmak, ona meydan okumak, bir sahtekarlığı ifşa etmekte inat ederek onu tahrip etmek istemiş olabilirim…”
Sosyal olarak alt kesimden diyebileceğimiz, nezaket ve görgü kurallarından uzak bir yaşantı içerisinde olan ailesinden uzaklaşıp bir yaz kampına eğitmen olarak giden o kız. Annie Duchesne. Annesinin göz açtırmayan takibinden uzakta, gerçek özgürlüğü tatma yolunda. Sevgili, sevgililer belki, “partiler, eğlence, özgürlük, erkek bedeni.” Kendini, sınırlarını, toplumsal sınırları keşfediş yolculuğu aynı zamanda. Yazar o anı, o geçmiş yazı yazma çabasıyla sonsuzluğa iletiyor ve bunu en doğru, adeta en bilimsel şekilde yapabilmek nasıl derin bir yazınsal yola girdiğini şu cümlelerle ifade ediyor: “58 yazının zamansal sınırlarını hem geriye hem ileriye doğru aşmayı kendime yasaklayarak, kendimi geleceğim olmaksızın kamp mekanına kapatıp adeta onun içine dalarak orada kalmaya zorladım.” Karşımızda “bir gençlik yazının muazzam derinliği ve bitimsizliği”. Yazarın daha sonraki deneyimleriyle kesişen pek çok noktası var o yaz yaşananların. S. kampında kaldığı oda ile yıllar sonra gittiği, “Olay” kitabında ayrıntılarıyla anlattığı kürtajcının odası birbiriyle bağlı zihninde. Keşfetme çabaları, dönemin ahlak anlayışıyla çatışıyor. Bir erkek eğitmene tutulması, birliktelikleri, onun için yazdıklarının bulunması, odasındaki lavabonun aynasına kırmızı diş macunuyla yazılmış “yaşasın orospular” yazısı. 58 yazındaki kız utanç duymuyor, onların düşündüğü gibi biri olmadığını biliyor. Kimin ne olduğuna karar veren eril bir dünyadır ve kadınların çoğu da bu dünyanın kurallarına göre yaşamaktadır. Marguerita Duras’ın “Cebelitarık Denizcisi” romanında kendisine fahişe diyenlere hiç aldırış etmiyor kadın kahramanımız. Belki de var olmayan bir erkeğin peşinde kıtalararası bir yolculukta, dünyanın yargısına beş para değer vermeden kendi gerçekliğinde bir kadın. Ernaux, eril bir dünyada bir kadın olarak varoluş yolundaki önemli duraklardan birini anlattığı için kişisel hikaye evrenselleşiyor. Başlı başına bir cesaret olan bu anlatma, yazma çabası bütün kendileri olarak varolma yolundaki kadınlara cesaret aşılıyor. Ahlak ve kadının ne olduğu soruları zihinde yeniden yeniden yepyeni cevaplarla şekilleniyor. Agnes Varda’nın 1975 yapımı “Kadınların Cevapları” filminde bu kadim soru, “Kadın nedir?” sorusu kadınlar tarafından cevaplanıyor, bedeniyle, hisleriyle, derinlikleri, sığ yerleri, uçurumları, arzuları, yoksunlukları, daha doğmadan kendilerine biçilmiş rolleri, içlerine sığmadıkları kalıplarıyla kadın… “Kadın olmak benzersiz, arzulanan, özenli, gizemli, çılgın ve bağımsız olmaktır.”
“Hiroşima Sevgilim” filmi düşüyor akla ahlak dediğimizde. Marguerita Duras’ın senaryosunu yazdığı, Alan Resnais’in yönettiği filmdeki kadının yaklaşımı gelenek dipsiz gölüne bir başkaldırı, 1959 yılından bir cesaret timsali:
Kadın: “Biliyor musun, kuşkucu bir ahlak anlayışım var benim.”
Erkek: “Kuşkucu bir ahlak anlayışı mı, ne demek o?”
Kadın: “Başkalarının ahlak anlayışından kuşkulanmak demek.”
Yine bu filmde kadının “erkekleri severim” demesi müthiş bir devrim. Bir erkek “kadınları severim” dediğinde bu ne kadar normal karşılanır, makbuldür de bu durum. Erkeğin çapkınlığı olsa olsa onaylayan bir tebessümle, belki hafif kınayan ama çokça onaylayan, erkekliğin tabiatının olağanlığı içerisinde kabul edilen bir tavırla karşılanır. Emin Alper’in “Kurak Günler” filminde belediye başkanının oğlunun kadınlarla eğlenmelerini, gece alemlerini “erkek değil miyiz” diye savunması bu tavrın tipik bir örneği.
Yazın yolculuğunda kendini de gözlemliyor bir yandan yazar. “Kendimi dışarıdan, her iki yanına dizilmiş köknar ağaçlarının gölgelediği dar yoldan bakan birinin gözlemleyebileceği gibi görüyorum: Pencerenin önüne yerleştirilmiş, büyük bir lambanın aydınlattığı küçük çalışma masasında oturuyorum… Bir kadının, elli yıl önce yaşanmış ve hafızasının üzerine yeni herhangi bir şey ekleyemeyeceği sahneleri tekrar tekrar gözden geçirmesinin ne anlama geldiğini düşünüyorum. Onu harekete geçiren, hafızanın bir bilgi biçimi olduğu inancı değilse nedir?”
Hafıza, ruhsal değil sadece, aynı zamanda bedensel hafıza, neredeyse elle tutulur bir gerçeklik, onun yeniden inşası. “Hafızanın, en amansız olanının bile, geçmiş gerçekliğe ulaşma konusundaki güvenilirliğini sorgulamayı kabul etsem bile S.’de yaşananların gerçekliğini bedenimdeki etkileri üzerinden kavradığım gerçeği değişmez.”
Yazar, bu çabalarında yalnızlığını da iyi bilir. “Boş Çekmeceler” kitabında ona örnek olacak ya da yaşadıklarını anlamada, yorumlamada yardımcı olacak eserlerin yokluğunun farkındadır, daha önceki zamanlarda yaşamış büyük yazarların büyük eserlerinde bulunmayanlar. “Hugo mesela ya da Peguy… Hiçbirinde benimle, yaşadığım şeyle ilgili tek kelime, şu anda yaşadığım şeyi tarif edecek, bu berbat anları atlatmama yardımcı olacak tek satır yok. Doğumdan düğüne, ölüm döşeğine kadar her duruma dair mutlaka bir dua var; kaçak bir kürtajcıya giden yirmi yaşında bir kız hakkında, dönüşte yolda yürürken, kendini yatağına atarken aklından geçenler hakkında da bir tane olmalıydı. Tekrar tekrar okurdum onu. Kitaplar dilsiz bu konuda. Güzel bir sonda tasviri, bir sonda mecazı…”
Annie Ernaux, yaşadıklarını , belli dönemlerinde kendisini bugündeki kadın yapan, bugün varoluş yükünü kendi yolunda kendince taşımasını sağlayan geçmiş hallerini tarihi, bilimsel bir titizlikle, edebi bir gerçeklik olarak bizlerle paylaşıyor, bir kadın tarihi bu elbette ve aynı zamanda oldukça kapsayıcı bir insanlık varoluşu. An, hafızanın, özellikle bedensel hafızanın tanıklığıyla sonsuzluğa ulaşmada, edebiyat şahitliğiyle, hepimizin hikayesinin de katkısıyla, yeniden yeniden oluşmada, yüreklilikle, yüreğin nefesiyle.
Not: Bu yazım Feveran isimli Kültür, Sanat ve Edebiyat Fanzin 15 Şubat 2024 sayısında yayınlanmıştır.

