Sanatçı, ilham perileriyle yaşayan kişi, coşku ve keder varlığı. Olup bitenlere keskin bir bakışı vardır sanatçının, duyulardan saklı iç dünyaların tercümanıdır o. Sanatçı, beş duyusu uzaklar ve öteler içindir, duyularımıza taşır onları, bilinmeyen bir dünyaya ulaşmak için. Sıradan olan onun sanatıdır, avuçlarının içindedir olağan, etkilenmeden günlük yaşamdan kendi durumunun daha ötesinde bir anlam katmak için. Kalem, kamera ya da boya yeni bir dünya yaratmak için sanatçının aletleridir, kavrayabileceğimizin ötesine geçirmek için duyuları, kendisine de bize de ölçüsüz bir haz ve acı vererek, çoğunlukla da bu ikisinin bir karışımını.
Sanatçının ışıldayan dünyasını bu sevgi oluşturur, sanat kıvılcımıdır dünyamızı aydınlatan. Yıldızların pırıltısını yakalayan bu kıvılcım, zamanın çok ötesinde, gökkuşağının ötesindeki tonlar küçük mavi dünyalarımızı yaşamaya değer bir yer haline getiriyor.

Alman edebiyatının büyüleyici romanlar yazarı, yirminci yüzyılın en önemli edebiyatçılarından Thomas Mann unutulmaz romanı “Tonio Kröger”de sanatçının sıradan olandan uzakta yaşama durumuyla ilgileniyor. Mann genellikle burjuvazinin çürümesiyle ilgili yazar. Esin kaynakları Goethe, Nietzsche ve Schopenhauer olan yazar 1929’da Nobel ödülünü almıştır. “Tonio Kröger”i henüz 25 yaşındayken kaleme alır Mann. Roman 1903’te yayınlanır ilk kez. 1901’de yayınlanan ilk kitabı “Buddenbrook Ailesi”nden sonra yazar bu eserini Mann. Bu romanda otobiyografik özellikler bulunduğunu söyleyebiliriz. Tonio, Mann gibi bir yazardır ve çocukluğundan itibaren diğerleri gibi olamama, toplumun beklentilerini karşılayamama durumundan muzdariptir. Farklı olmanın acısını çok şiddetli hisseder, herkes gibi olamamak bir acı kaynağıdır onun için. Bu hisleri berrak, büyüleyici cümleler, sözcüklerle, benzersiz bir anlatımla belirtir, yazdıklarını tekrar tekrar okumak isteriz. Tonio’nun duyguları benliğimizin derinlerinde yankı bulur.
Sanatçının “normal”, sıradan bir yaşantı sürememesi. Diğerleri gibi dans edememesi, konuşamaması ya da gülememesi. Lanet gibi bir şey bu, sanatçının kaçınılmaz kaderi, istese de kaçamadığı. Kendisine bahşedilen yetenek rahat bırakmıyor sanatçıyı, önceliğini talep ediyor. Arkadaşı Adalbert ilkbaharın kötü bir zaman olduğunu, bu mevsimin insanda uyandırdığı hisler yüzünden çalışamadığını söyler. Yaşamının erken döneminde çok gıpta ettiği bir arkadaşı vardı Tonio’nun, yaptığı her şeyde öyle başarılıydı ki, insanlar onunla olmayı çok seviyordu, çok da iyi dans ediyordu. Oysa kendisi hiç dans edemiyordu ve bu durum onu çok üzüyordu. Çok kitap okuyordu Tonio, arkadaşına da kitap tavsiyelerinde bulunuyordu. Hoşlandığı bir kız vardı, onu etkilemeyi öyle çok istiyordu ki, ama dünyanın kendisinden istediği şeylerde hiç iyi değildi durumu. Yazar olduktan sonra da arkadaş edinmekte zorluklar yaşadığını ve arkadaş olarak yalnızca şeytani varlıklara sahip olduğunu ifade eder, onlar da “yazar”dır. Tonio’ya göre sanat kıvılcımı normal bir yaşam hayallerinin ötelerindedir, normal insanların. Bu yeteneğin bir bedeli vardır belki de, yalnızlık ve akıp duran dünyanın acısı, hazzına sahip olamama hissi, keskin, dayanması çok zor. Neden yaşadığını, bu acı, gülüş, keder ve lezzet tonlarından oluşan dünyada var olduğunu bulmanın, bilmenin bedeli.

Sanatçı, ilham perileriyle yaşayan kişi, coşku ve keder varlığı. Olup bitenlere keskin bir bakışı vardır sanatçının, duyulardan saklı iç dünyaların tercümanıdır o. Sanatçı, beş duyusu uzaklar ve öteler içindir, duyularımıza taşır onları, bilinmeyen bir dünyaya ulaşmak için.
“Çavdar Tarlasındaki Asi” filminde yazar Salinger yazmanın onun kaderi olduğunu, bundan kaçamayacağını anlar. Ailesiyle tatildeyken bile yazar da yazar. Bunun için doğmuştur, yazmak, sürekli, varlığının amacına ulaşır böylece. Arzulayıp durduğu budur işte, cümleleri, sözcükleri, harfleriyle yalnız olmak. Gauguin sadece resimleriyle birlikteliğinde memnundu hayatından, etrafımızdaki dünyadan yeni bir dünya yaratarak, tanıdık ama sıradan gözlerden saklı, dünyanın telaşında yalnızca kazanma oyunundaki gözlerden. Frida, ruhsal ve bedensel acının sanatçısı resmiyle hayatta kalabildi, bu gezegende olma sebebinin sanatı olduğu inancıyla, mavi mavi yakarak, yanarak, “kendi adını taşıyan, Selma Hayek’in Frida’yı canlandırdığı filmin enfes şarkısı “Burning it Blue” ezgisindeki gibi. Dovlatov hiçbir zaman eserleri yayıncılar, yöneticiler tarafından beğenilmediği, yayınlanmadığı halde kendi bildiğince yazmaya devam etti. Edebiyat temel bir ihtiyaçtı onun için, bunu inkar etmesi imkansızdı, yaşam kaynağıydı çünkü, çektiği bütün maddi sıkıntılara rağmen.
Telaşlı dünyanın intikamı mıdır acaba sanatçının başkalarının arasına karışamaması, günlerin “gemiler gibi” geçip gitmesini izlerken? Sıradan olmak mutlu olmak mıdır? Sürekli mutluluk, tatmin olma hissini yaşamak için mi varız? Nedir bize memnuniyet veren? Yaşam, varoluş mücadelemizde damarlarımızdaki ateşi tutuşturacak şeyi bulmak için olmalı bütün uğraşımız, acı ve haz bu çabayla karışır birbirine elbette. Tonio ressam arkadaşı Lizaveta’ya sanatla ilgili düşüncelerini anlatır: “ …sağ, sağlam ve normal bir insan ne yazar, ne oynar, ne de beste yapar!… Edebiyat bir ilham değildir, o bir lanettir, biliniz bunu. Bu lanet ne zaman kendini hissettirmeye başlıyor? Erken, çok erken!.. Kendinizi başkalarından ayrı hissedersiniz, diğer insanlarla aranızda anlaşılmaz zıtlıklar bulunduğunu fark edersiniz.” Sanatçı yazgılıdır adeta başka türlü olmaya, bunun sonucu olarak da yalnızlığa. Bir “bilgi ve duygu uçurumu”dur söz konusu olan. Jack London şahane romanı “Martin Eden”da bu yabancılaşmayı anlatır ve Martin’in hayatına devam edemediğini görürüz. Van Gogh, “Loving Vincent” ve “Sonsuzluğun Kapısında” filmlerinde de gördüğümüz gibi bütün dehasına rağmen kendisini sürekli aşağılayan insanlarla yaşamanın imkansızlığını görür. Sanatçı yalnızca eserlerinde bulmalı mutluluğu, başkalarının takdirini beklememeli ancak hepimiz sosyal varlıklarız, bunu başarmak da çok zor. Küçük, sanatsal dünyada huzurlu olmak, anlamayı reddeden insanlar yerine doğayı kucaklamak en iyi yaşam yolu olabilir. Sevgi yürünmemiş yollarda, hiç umulmayan köşelerde bulunabilir. Salinger bu konuda iyi bir örnek. Şöhretin ihtişamını tamamen reddedip son eserlerini yayınlamamış, sadece kendi zevki için yazmayı tercih etmiştir. Yalnızlık ve yabancılaşma elbette sanatın doğuşunun sebebi. James Joyce’un unutulmaz eseri “Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi”nde de bahsedildiği gibi sanatçı bu yalnızlığıyla hayatın bir gözlemcisi ve yeni bir dünya, sanatsal bir dünya yaratıcısı olur. Mann kitabını bitirirken Tonio içine daldığı “şekil verilmesi gereken” dünyayı anlatır. Tonio bir yolculuğa çıkar ve Lizaveta’ya yazdığı mektupta bu yaratıdan bahseder: “Bakışlarım doğacak bir dünyaya, cisimleşmeye ve bir şekil almaya muhtaç, taslak halinde bir dünyaya dalıyor; kendilerini ele almamı ve kurtarmamı isteyerek bana işaret eden kalabalık insan gölgeleri görüyorum.” Nasıl da seviyor bu “sıradan insanlar”ı Tonio. Lizaveta’ya kendisini hor görmemesi için yalvarır ve bu sevginin ne kadar “iyi, yaratıcı ve bereketli” olduğunu yazar. Sanatçının ışıldayan dünyasını bu sevgi oluşturur, sanat kıvılcımıdır dünyamızı aydınlatan. Yıldızların pırıltısını yakalayan bu kıvılcım, zamanın çok ötesinde, gökkuşağının ötesindeki tonlar küçük mavi dünyalarımızı yaşamaya değer bir yer haline getiriyor.
Not: Bu yazım Kar Öykü Dergisi’nin 16. sayısında yayınlanlanmıştır.

